cryonics4

Döngü | İsmail Yiğit (Kısa Öykü)

 “Anlatmak isterim yeni biçimler alışını, değişen nesnelerin…”

(Ovidius, Dönüşümler – Başlangıç)

“Aktarım tamamlandı.”

Bilgisayarın yankılanan sesini işitince, uzandığı ameliyat masasından kalktı. Kafatasındaki deliklerden sarkan kabloları düzeltirken, karşısındaki su dolu tanka baktı. İçinde cenin pozisyonunda büzüşmüş pürüzsüz çıplak bir beden vardı. Bedenin göbeğine saplanmış kalın metalik kordonda ışıklar yanıp sönüyordu.

Kafasındaki kablolar hızla tavandaki aydınlık kürenin içinde toplandı. Kafatasındaki delikleri örten kapakçıklar kilitlenince masadan yere indi. Tankın yanına gidip eldiveniyle buğulanan dış yüzeyi temizledi. Bedenin gözleri uyuyan bir bebek masumiyetinde kapalıydı. Sadece göz kapakları rüya görüyormuş gibi titreşiyordu. Hafıza ve bilgiler beyin tarafından özümseninceye dek bu seri hareketler devam edecekti.

Odadaki cam kafeslerde envai çeşit hayvan, onun yaklaştığını görünce değişik sesler çıkarmaya başladılar. Havlayan bir kedi, miyavlayan bir köpek, tiz bir sesle de olsa kükreyen bir fare… Sadece teraryumdaki böcekler böcek gibi davranıyordu. Onların karbon yapıları dönüşüme dirençliydi, değiştirilemiyordu. En köşedeki şempanze ise onu fark edince dibe çekilmiş, arkasını dönmüştü. Burnundan hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Kapıdan çıkmadan önce, yoluna yoluna tüyleri seyrekleşmiş bu maymuna gülerek laf attı.

“Bugün ne kadar da güzelsin sevgili kız kardeşim!”

Tankta yüzen beden gözlerini açtı.

* * *

Birkaç saat sonra beden ile beraber başka bir odadaydı. Beden temizlenmiş, tanktaki suyun yapışkan artıklarından arınmıştı. Gözleriyle duvarları, kitaplığı, mobilyaları süzüyordu. Panoya gelişigüzel iliştirilmiş eski bir gazete parçasını fark etti: Kadın Doktor Mengele Yakalanıp Akıl Hastanesine Kapatıldı!

Komidinde, kucağında bir koyunla kıvırcık saçlı yaşlı bir kadının siyah beyaz resmi vardı. Viktoryen dönemi leydileri gibi giyinen kadının yanında doktor üniformalı bir adam duruyordu.

Beden oturduğu koltuktan destek alıp ayağa kalkmaya çalıştı, sendelese de başardı. O ise elindeki tabletten bazı grafikleri inceliyor, bedenin odadaki varlığını hiç önemsemiyor gibiydi.

“Bana bir giysi verir misin, Nergis?”

Nergis tabletinden başını kaldırmadan yanıtladı.

“Gerek yok, hava sıcak.”

Beden aslında giysilerin yerini biliyordu, ama üstelemedi. Kitaplığın yanında durmaya devam etti. Parmaklarını hepsi birbirinin aynı olan ciltlerin –Ovidius’un Dönüşümler’i- üzerinde gezdiriyordu. Arkaya sıkıştırılmış büyükçe, yaldızlı bir kağıdı çıkarıp tozlarını salladı:

“Bence bunu yeniden çerçeveletip asmalısın.”

Sararmaya yüz tutmuş kâğıt, Nergis’in tıp diplomasıydı. Lisansı yıllar evvel iptal edildiğinden artık yalnızca bir paçavradan ibaretti. Bedene karşılık vermedi.

“Bu adada çürüyorsun. Oysa dışarıda yeteneklerine servet ödeyecek yığınla örgüt ve devlet var.”

Nergis buna da karşılık vermedi, ama bu sefer ofladı. Kendisinin bilmediği neyi söyleyebilirdi ki bu beden?

“Birkaç gün ömrüm kalmasa seni boğup yerine geçeceğimi biliyorsun, değil mi?”

Nergis bu kez tableti bırakıp bedene sertçe baktı.

“Kafamı şişirmeye devam edersen, maymunun yanında bir kişilik daha boş yer var!”

* * *

Gece yarısı, Nergis bitki çayı koymak için mutfağa girdiğinde bedenin kitap okuduğunu gördü. Üzerindeki geceliği çıkarıp bedene fırlattı:

“Şunu giysen iyi olacak artık, irinli lezyonların midemi bulandırmaya başladı.”

Beden geceliği üzerine geçirirken Nergis’in çıplak kalan vücudunu süzdü. Karnındaki sezaryan yarığı. Kanserden ötürü tek kalmış memesi.

“Senin de dünya güzellik kraliçesi olmadığın belli.”

Nergis kupasını alıp bedenin karşısına oturdu. Aynada kendisini seyrediyor gibiydi.

“Yarın ortaya çıkmaman gerekiyor. Annemiz geliyor.”

Beden gülümseyerek kitabı masaya bıraktı. Nergis’in çoğul birinci şahıs kipi kullanması hoşuna gitmişti. Cümleyi, sanki saklanmak kendi seçimi olacakmış gibi kurmasına da sevinmişti. Oysa ikisi de biliyordu, uyutucu iğne vurulup saatlerce bodrumda hapis kalacaktı.

“Bu sefer onu öldüreceğim.”

Nergis bunu dedikten sonra yarım kalan çayını lavaboya boşaltıp uyumaya gitti.

* * *

Bedenin gözleri bodrumdaki karanlığa alışmıştı. “Bu sefer uyutmadı” diye düşündü, oysa benden öncekileri… Eliyle mezar taşlarından birini yoklayarak buldu. Kabartmalardan üzerinde yazılı rakamı parmaklarıyla okudu: IV. Yanlış hatırlamıyorsa en az böyle on tane daha olmalıydı.

Helikopterin sesini işitti. Anneleri geliyordu. Onu hiç görmemiş olsa da, zihnine aktarılanlardan ona dair her şeyi biliyordu. Peki bu şimdi kimin anılarıydı? Bedenin beyninde hiç deneyimlemediği onca yıllık yaşanmışlık kayıtlıydı. Garip bir histi.

Mezar taşlarını tek tek saydı. On iki adetmiş. Çok yakında Nergis bir on üçüncüyü onun için dikecekti. Ya anneleri? Nergis’in onu gömmeyeceğini biliyordu. Hücreleri değerliydi.

Bedenin derisindeki lezyonlar iyice acımaya başlamıştı. Dokunur dokunmaz çatlıyor, pis kokulu iltihap sıvıları akıyordu. Nergis yıllardır ne kadar çabalasa da insan bedenleri klonlama sonrasında ancak birkaç gün yaşayabiliyordu. Adadaki sürgününde geliştirdiği bütün o icatlar, canlılar arası zihin aktarımı, hızlandırılmış büyüme, biyonik arayüzler, gözünde hiçbirinin değeri yoktu. Tıpkı bir Orta Çağ simyacısının ölümsüzlük iksirini bulma takıntısı gibi, klonlardaki bu teknik sorunu bir giderebilse…

Üst katta büyük bir şangırtı koptu, bir el de silah sesi.

* * *

“Hoş geldin, anne. Dokuz ay on gün geçti demek, yakında ziyaret zamanlarını esas alan yeni bir takvim geliştireceğim.”

Nergis,  annesinin valizini bu sefer yanında getirmediğini fark etti. Mekanik olmayan elinde her gelişinde hediye getirdiği yeni bir cilt Dönüşümler kitabını tutuyordu. Masanın üzerine bırakmasını gözleriyle takip etti.

Doğum günlerinde onu eğlendirmesi için annesinin adaya tek gecelik yolladığı, düşünmeyen, sadece arzu etmeye programlı robot fahişelerle ilgili bir espri yapmak istedi. Klonlar elektrikli insan düşler miydi? Annesinin elini cebine götürdüğünü görünce arkasında sakladığı büyük cam şırıngayı fırlattı. Nergis ıskalamıştı. Masadaki vazo çarpmanın etkisiyle yere devrildi, beyaz ve sarı yapraklı çiçekler ıslanan döşemenin etrafına saçıldı.

Anne hiç duraksamadan tetiği çekmişti. Nergis yere yığıldığında bedeni titremeye başladı. Merminin içindeki nanobotlar vücuduna yayılıyor, Nergis’in gen bilgilerini kopyalıyordu. Anne yaklaştı, eğilip Nergis’in saçlarını okşadı. Kızının kasılmaları sona erdiğinde dudağına bir veda öpücüğü kondurdu.

* * *

Bodrumun kapısı yavaşça açıldı. İçeriyi kaplayan ışık, bedenin gözlerini acıtmıştı. Beden, merdivenlerden inenin annesi mi yoksa Nergis mi olduğunu hemen anlayamadı. Birbirlerine o kadar çok benziyorlardı ki…

Sonra hatırlamaya başladı. Çakan şimşekler gibi, zihninde ardı ardına yeni anılar doğuyordu. Bunlar geçmişten mi geliyordu, geleceğe mi aitlerdi? Yıllardır bu adadaydı. Hayır, daha dün yeni doğmuştu. Ama İngiltere’ye hiç gitmemişti ki. Karnına bir ağrı saplandı. Yarığı mekanik eliyle sıvazladı, ne zaman sezaryen olmuştu? Elini tekrar karnına götürdüğündeyse dümdüz olduğunu gördü. Lezyonları da kaybolmuştu. Bedeninde bir krateri andıran meme oyuğunu okşadı.

Annesinin önünde secdeye kapanıp ağlamaya başladı:

“Sözünden hiç çıkmadım, anne. Belleğimde senden neyi miras edindiysem sadece onu yaptım.”

Anne, bedenin ensesinden tutup ayağa kaldırdı.

“Biliyorum, Nergis. Ama deney bir kez daha tekrarlanmak zorunda.”

Anne, laboratuvar odasında yeni kızına güncel talimatları aktardı. Yumurtalıklarına soktuğu iğneden boşalan nanobotlar Nergis’i döllerken beklemedi. Derisinde lezyonların kabarmaya başladığı içerideki cesedin yanına döndü. Kafasını kesip saçlarını mekanik eline doladı, dışarı çıktı. Kelleyi bahçedeki nergis tarlasına doğru fırlattıktan sonra helikoptere doğru yürümeye başladı.

Yanında getirdiği kuzuyu helikopteri çalıştırmadan önce Nergis’in kucağına bırakmıştı. Saçlarını okşayarak:

“Gelecek doğum gününü belki bu sefer baş başa kutlarız, kızım.”

Doktor Nergis Moreau gökyüzünde uzaklaşırken, adada yeni sürgün döngüsü başlayan Nergis tarladan çiçek topluyordu. Tıpkı büyük büyük babası gibi, bu çiçeğin yapraklarından kaynatılan çayı çok sevdiğini anımsamıştı.

Yazar: İsmail Yiğit

1982 Ankara doğumlu. Türkiye Bilişim Derneği’nin 2016 yılında düzenlediği bilimkurgu öykü yarışmasında “İhlal” adlı öyküsü üçüncülüğe seçildi. Fabisad'ın düzenlediği 2017 GİO yarışmasında “Satır Arasındaki Hayalet” adlı öyküsüyle öykü dalında başarı ödülü kazandı. İlgilendiği ana konular: Teknolojinin toplumsal inşası, sosyoteknik tasavvurlar, siber savaşlar, otonom silahlar, transhümanizm, post-hümanizm, asteroid madenciliği, dünyalaştırma... Ursula K. Le Guin, Philip K. Dick, Michael Crichton ve Kim Stanley Robinson, kalemlerini örnek aldığı yazarlar arasında. Parolası: “Daha iyi bir dünya pekâlâ mümkün!”

İlginizi Çekebilir

kullerin mesaji oyku

Küllerin Mesajı | Alper Kaan Selçukoğlu (Kısa Öykü)

Rüzgâr, kavruk bir iniltiyle kıvrıla kıvrıla ilerledi, ardından toprakta açılmış ince çatlakların arasına sızarak orada …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin