Teknoloji dehası Glen de Vries, Blue Origin Genel Başkan Yardımcısı ve eski NASA Uluslararası Uzay İstasyonu kontrolörü Audrey Powers, eski NASA mühendisi Dr. Chris Boshuizen ve bendenizden oluşan ekibimizle onlarca simülasyon ve alıştırma talimleri yapmış olsak da, Dünya’nın atmosferine çıkmak gibi olağandışı bir olaya bir yere kadar hazırlanabiliyor insan! Ekipteki bu meşum havayı sezmişçesine, yer ekibi de bizi yol boyunca teskin edip durdu. “Her şey yolunda gidecek. Hiçbir şey için endişelenmeyin. Her şey kontrolümüz altında.” Eh, onlar için söylemesi kolay tabii, diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ayakları sağlam zemine basan onlardı ne de olsa.
Hazırlıklarımız sırasında, füze rampasının on birinci katına çıktık, roket orada olsaydı nasıl görüneceği konusunda fikir edinmek için. Sonra kalın beton duvarlı, içinde oksijen tankları bulunan bir odaya götürüldük. “Bu oda ne için?” diye sordum sakince.
“Roket patlayacak olursa bu odaya koşacaksınız,” diye açıkladı bir Blue Origin çalışanı, aynı sakinlikle.
Hı hı. Güvenli oda. Yerden on bir kat yüksekte. Roket dibimizde patlarsa diye.
Eh, en azından böyle bir ihtimale karşı da hazırlıklıydılar. Bu da bir şeydir, değil mi?
Büyük gün geldiğinde Hindenburg Faciası’nı kafamdan çıkaramıyordum. Vazgeçecek kadar da değil elbette, sonuçta ben bir profesyoneldim, üstelik biletim de ayrılmıştı artık. Gösteri devam etmeliydi.
Podun içinde yerlerimizi aldık. Tüm güvenlik kemerlerinizi belli bir sırayla takmanız gerekiyor. Simülatörde bu sırayı şaşırdığım zamanlar olmuştu, o yüzden de orada öylece oturdum ve kalkışı bekledim. Yerçekimsiz ortamdan dönerken koltuğuma geçip kemerlerimi sırasıyla bağlamamın ne kadar önemli olduğu kafamda dönüp duruyordu.
Bir de Hindenburg Faciası elbette.
Sonra bir rötar oldu.
“Üzgünüm millet, motorda ufak bir anomali oluştu. Birkaç dakika daha beklemeniz gerekecek.”
Motorda ufak bir anomali ne demek yahu? Biraz fazla tedirgin edici değil mi cidden?
Anomali, bulunduğu ortama ait olmayan şey demektir. Bir motorda oraya ait olmayan ne bulunuyor olabilir?
Daha da önemlisi, böyle bir şeyi bize niye söylersin ki? Gerçeği süsleyip püslemeden, olduğu gibi söylemeniz gereken zamanlar vardır, bunu anlıyorum ama bu kesinlikle böyle bir zaman değildi.
Neyse, anomali o kadar da ciddi bir şey değilmiş ki yaklaşık otuz saniye sonra kalkışa onay verildi ve geri sayım başladı. Beraberindeki tüm o gürültü, ateş ve patlamayla birlikte yükselmeye başladık. Dünya’nın altımda kaybolmaya başladığını görebiliyordum. Yükselirken, derhâl baskının farkına vardım. Yerçekimi beni olanca gücüyle çekmeye çalışıyordu. Şu meşhur G kuvveti. O anda kaç G kuvvetinin etkisinde olduğumuzu gösteren bir alet vardı. İki G’de kolumu kaldırmaya çalıştım ve onca gücümü kullanmama rağmen pek az kaldırabildim. Üç G’de, yüzümün oturduğum koltuğa bastırıldığını hissedebiliyordum. Buna ne kadar daha dayanabilirim bilmiyorum, diye düşündüğümü hatırlıyorum. Bayılacak mıydım? Yüzüm eriyip bir bulamaç hâline mi gelecekti? Doksan yaşında bir insan bedeni en çok kaç G’ye dayanabilirdi?
Sonra, bir anda, büyük bir rahatlama. G kalmadı. Sıfır. Ağırlıksızdık. Süzülüyorduk.
Kemerlerimizi çözdük ve süzülmeye başladık. Diğerleri anında taklalar atmaya, ağırlıksız olmanın tadını çıkarmaya başladılar. Benimse o taraklarda bezim yoktu. Ben bir an önce bir pencereye gitmeli ve dışarıda neler olduğunu görmeliydim.
Aşağı baktım. Roketimizin Dünya’nın etrafını saran mavi huzmeli oksijen tabakasında açtığı küçük deliği görebiliyordum. Sanki daha az önce bulunduğumuz yerde bir iz bırakmış gibiydik, benim onu fark etmemle de ortadan kaybolması bir oldu.
Küçük turuma devam ettim ve başımı diğer tarafa çevirerek uzaya baktım. Evrenin gizemlerine bayılıyorum. Binlerce yıllık keşif ve hipotez yolculuğumuzda karşımıza çıkan tüm sorulara bayılıyorum. Yıllar önce patlayan ve ışıkları bize ancak şimdi ulaşan yıldızlar, enerji emen kara delikler, uzayın maddeden tamamen noksan olduğunu düşündüğümüz yerlerindeki koca galaksileri görmemizi sağlayan uydular… Tüm bunlar beni yıllarca heyecanlandırmıştı… Ne var ki tam ters tarafa, uzaya baktığımda görecek hiçbir gizem, hayran olunacak hiçbir mucize yoktu… Orada tek gördüğüm ölümdü.
Soğuk, karanlık, koyu bir boşluktan başka görecek bir şey yoktu. Bu, Dünya’da görebileceğiniz veya hissedebileceğiniz hiçbir karanlığa da benzemiyordu. Derin, insanı saran, her bir boşluğu kaplayan bir karanlıktı. Dönüp eve, yuvamızın ışığına baktım. Dünya’nın eğimini, çöllerin bej rengini, bembeyaz bulutları ve göğün maviliğini görebiliyordum. Hayatı görebiliyordum. Besleyen, büyüten yaşam. Dünya Ana. Gaia. Bense onu terk ediyordum.
O güne dek düşündüğüm her şey yanlıştı. Görmeyi umduğum her şey bir hataydı.
Uzaya çıkmanın, yaşayan tüm canlıları birbirine bağlayan o bağı görmemi sağlayacak nihai bir katarsis anı olacağını sanmıştım. Dünya’ya yukarıdan bakmanın, evrendeki o muhteşem uyumu anlama yolunda bir sonraki büyük adım olacağını ummuştum. Mesaj (‘Contact’, 1997) filminde Jodie Foster’ın karakteri uzaya çıkar ve dışarı baktığında afallayarak nefesi kesilir. “Buraya bir şairi göndermelilerdi,” der. Bense farklı bir deneyim yaşadım, zira gördüm ki aradığım güzellik orada değil, burada, yanı başımızda. Bunu ardımda bırakmış olmak, küçük gezegenimizle aramdaki bağı daha da derinime işledi.
Bu, hayatımda yaşadığım en yoğun kederlerden biri oldu. Uzayın aman vermez soğukluğu ile altımızdaki Dünya’nın sıcacık yaşamla doluluğu arasındaki zıtlık bende müthiş bir üzüntü yarattı. Gözümüzü açtığımız her gün, Dünya’nın ellerimizde biraz daha öldüğüne şahit oluyoruz: Nesli tükenen hayvanlar, yok edilen bitki örtüleri ve yaşamlar… Tüm bunların evrimleşmesi için milyarlarca yıl gerekti, ancak insanlık olarak belki de onları bir daha asla göremeyeceğimiz zamanlara ulaştık. Bu farkındalık içimi büyük bir dehşetle doldurdu. Uzaya yaptığım bu seyahat bir kutlama olması gerekirken, kendimi bir cenazede bulmuştum.
Daha sonra bu hislerimde yalnız olmadığımı öğrendim. Buna “Genel Bakış Etkisi” (Overview Effect) deniyormuş ve Yuri Gagarin, Michael Collins, Sally Ride gibi astronotlar da dâhil pek çok kişinin hissettiği bir şeymiş. Kısaca bir kişi uzaya çıkıp Dünya’yı yörüngeden izlediğinde, insanın içgüdüsel olarak yaşamın kırılganlığının farkına varması durumuna deniyormuş. Bu durumu ilk olarak yazar Frank White, 1987 yılında tanımlamış: “Gezegenimizde kendi zihinlerimizin ve davranışlarımızın yarattığı duvarlar hariç hiçbir sınır yoktur. Gezegen yüzeyindeyken bizi bölen tüm fikirler ve konseptler yörüngeye çıktığımızda geçerliliğini yitirir. Bu insanın dünyaya bakış açısını, hatta bizzat kişiliğini değiştiren bir hissiyattır.”
Bu, gezegenimize bakış açımızı değiştirebildiği gibi ülkeler, sınırlar, ırklar, dinler gibi pek çok şeye olan bakışımızı da değiştirebilir. Paylaştığımız bu uyumu yeniden değerlendirmemizi, bizi farklı kılan şeyler yerine hepimizde ortak bulunan onca muhteşem özelliğe odaklanmamızı sağlayabilir. Bu, benim insanlığın güzel ve gizemli kolektif karmaşasına karşı olan görüşlerimi on kat daha güçlendirdi ve nihayetinde kalbimi umutla doldurdu.
İçinde yaşadığımız bu küçük önemsizlikte, belki de diğer türlerin sahip olmadığı bir armağana sahibiz: Farkında olmak. Sadece kendi önemsizliğimizin değil, bizi bunca önemsiz kılan etrafımızdaki bu devasa, görkemli ihtişamın da farkındayız. Belki de bu, kendimizi yine gezegenimize, birbirimize, yaşama ve etrafımızdaki sevgiye adamamızı sağlayabilir. Eğer bu şansı değerlendirmek istersek tabii…