“Bilgisayarlar Eski Ahit tanrıları gibidir; bir sürü kuralları vardır, merhametleri ise yoktur.” – Joseph Campbell
Bugün elimiz ayağımız olan, hayatın neredeyse her alanında ihtiyaç duyduğumuz ruhsuz dostlarımıza kısa süre öncesine kadar mesafeli yaklaşıyorduk. Şimdiyse yüz göz olduk, onlarsız yapamaz hâle geldik. Hele boyutları da küçüldükçe birbirimize iyice kelepçelendik, bugün yatağımızı bile onlarla paylaşıyoruz. Bir anda ortadan kaybolsalar hayatımızın nasıl felç olacağı malum. Üstelik “ihtiyaç”, onlara olan bağımlılığımızın yalnızca bir kısmı.
Aslında onlara duygusal anlamda da bağlıyız. Ama ya eski kafalı düşünmekte haklıysak, koynumuzda yılan besliyorsak? İlk bölümünü okumakta olduğunuz yazı dizimizde, bilimkurgu yapımlarının bu ihtimal üzerine kafa yorup kurguladığı kötü bilgisayarları hatırlayacağız.
İşte evdeki tost makinesine bile şüpheyle bakmamızı sağlayan şeytani bilgisayarlar ve insanlığın başına ördükleri çeşit çeşit çoraplar.
M5 (The Ultimate Computer) – Star Trek: TOS (1968)

Klasik serinin 2. sezon 24. bölümü olan The Ultimate Computer’da mürettebat, Atılgan’ın kontrolünü tamamen eline alan bir süper bilgisayarla uğraşıyor. Federasyon, Dr. Richard Daystrom’un tasarladığı M5’i test edilmesi için Atılgan’ın başına sarıyor. Güya diğer federasyon gemileriyle bir nevi savaş oyunu oynanacak, M5’in yetkinliği ölçülecektir. Ancak oyunun gerçeğe dönmesi uzun sürmeyecektir. Atılgan’ın kontrolü tümüyle eline verildiğinde, M5 önce geminin lüzumsuz gördüğü bölümlerinin enerjisini keser. Kaptan herhangi bir konuda ağzını açıp gerekli kişilere gerekli emirleri veremeden M5 münasip gördüğü hamleleri uygulamaya koymuştur bile. Kaptan dâhil bütün mürettebat gereksiz kalabalık konumuna düşmüştür. Hatta Kaptan Kirk, kumandanları tarafından, akademi argosunda “etkisiz eleman” anlamına gelen “Kaptan Dunsel” tabiriyle kibarca aşağılanır. Ama M5 gemi azıya alınca birden diktatörlüğe soyunur ve ilk icraat olarak, savaş oyununun bir parçasıymış gibi, yollarına çıkan bir kargo gemisini yok eder.
Kirk işlerin iyi yere gitmediğinin farkında olarak Dr. Daystrom’dan M5’in fişini çekmesini yani geminin kontrolünü kendilerine geri vermesini ister. Ama M5 müdahalelerini püskürtür, yoluna çıkan –pek tabii kırmızılı– bir mürettebatı da buharlaştırır. Anlaşılır ki Daystrom bilgisayarı tasarlarken ona kendisine ait insan engramları vermiştir. Yani M5 insan düşünme tarzına sahip ama salt mantıktan oluşan vicdansız bir makine hâline gelmiştir. Dahası Daystrom’un bile sebebini çözemediği bir arızası vardır. Yıldız Filosu’yla iletişimlerini de kestiğinden Kaptan Kirk yaklaşan tehlike için kimseyi uyaramaz. Derken M5 komutasındaki Atılgan diğer gemilere “alın size oyun” dercesine tam güç saldırır. Şimdi diğer gemiler “Kaptan Dunsel”in ocağına düşmüştür. Neyse ki Kaptan Kirk, Dunsel olmadığını gösterip bundan da hem Atılgan’ı hem de diğer gemileri sağ salim çıkaracaktır. Küçük bir dipnotla bu bölümün 8 Mart 1968’te yayımlandığını; 2001: A Space Odyssey’in ise 2 Nisan 1968’de gösterime girdiğini belirtelim. Evet, arada çok az bir zaman olsa da, küçük bir ihtimal belki de HAL 9000, M5’ten özenip kötü çocuk olmuş olabilirdi. Tabii HAL’in arkasında, onu hayal eden dağ gibi bir “Arthur C. Clarke” gerçeği olmasaydı.
HAL 9000 – 2001: A Space Odyssey (1968)

Elbette bu kırmızı tek gözlü canavarı tanımayan yoktur. Yumuşacık sesiyle, gelmiş geçmiş en kibar canilerden biri olmaya aday HAL, habis bilgisayar deyince kuşkusuz akla gelen ilk isimdir. HAL: Heuristical Programmed Algorithmic Computer yani sezgisel olarak programlanmış algoritmik bilgisayar, hepimizin bildiği üzere, Discovery One uzay aracını kontrol eden ve geminin astronotlarıyla muhatap olan gelişmiş bir yapay genel zekâdır. Onda da M5’de olduğu gibi insani bir şeyler vardır sanki.
Ne kadar gaddar ve ürkütücü olsa da bir yanımız onunla empati kurmaya yakındır. Öyle ya, “korkuyorum”, “aklımı kaçırıyorum”, “hissediyorum” diyebilen bir “şey”in tümüyle yapay olduğuna inanmak zordur. “Ölüm”e bile adeta bir özgürlük savaşçısıymışçasına şarkı söyleyerek gider. Sanki “Üzgünüm” diyerek adam öldüren o değildir! Aslında bütün canlılar nasıl hayatta kalmaya programlıysa o da öyledir. Tek isteği varlığını devam ettirmektir. Tabii bunu yaparken insan gibi kendisinden daha zayıf, donanımsız ve önemsiz bir türden biraz harcamak sorun değildir. Aslında nasıl ki insan beden ve ruh sağlığını kaybetmeye başladığı vakit alınganlaşırsa, Hal de arızalanmaya başladığı vakit aynı belirtileri göstermiştir. Sadece daha paranoyak ve acımasızca.
Colossus – Colossus: The Forbin Project (1970)

Dennis Feltham Jones’un 1966 tarihli romanı Colossus‘tan yola çıkılarak çekilen bu gizli cevherde, “insana en büyük kötülüğü yine kendisi eder” mesajı veriliyor. Colossus, ABD ve müttefiklerinin nükleer silah sistemlerini kontrol etmesi amacıyla Dr. Charles Forbin tarafından inşa edilmiş bir süper bilgisayardır. Rocky Dağları’nın dibine saklanmış bu devlet sırrı, sonunda başkan tarafından mükemmel savunma sistemi olarak halka takdim edilir. Ama tabii insanlarda olduğu gibi Collosus da kendisine tam yetki verilince sapıtır. Dünyayı kontrol altına almak; insanların iyiliği ve dünya barışı için herkesi kendi emirlerine tâbi kılmak ister. Colossus ilk iş “ben yalnız değilim, başka bir sistem daha var” uyarısı verip bu öteki bilgisayarın bulunduğu yerin koordinatlarını bildirir. Amerikalılar uyanık geçinedursun, Rusların da eli armut toplamamış, kendi süper bilgisayarları Guardian’ı geliştirmişlerdir. (Ruslar bilgisayarlarına neden İngilizce isim vermiştir; sorgulamayınız.) Ruslar da artık Collossus sayesinde sürprizi kalmamış yeni savunma sistemlerinin çalışır durumda oluğunu duyururlar.
Colossus, Guardian’a bağlanmayı talep eder. İki ülke de diğerinin bilgisayarını ölçüp tartmak için bunu kabul eder. Ve Colossus’la Guardian, matematiği kullanarak birbiriyle iletişim kurmaya başlar. Bu yolla sohbetleri basitten başlayıp çok geçmeden insan zihninin ve hızının çok daha ötesinde bir dile evrilir. Yani bu iki bilgisayar aralarında her ne konuşuyorlarsa Amerikalılar, Ruslar ve dahi bütün dünyalılar artık olaya Fransız’dır. Durumun geldiği noktadan korkup irtibatı kestiklerinde iki bilgisayar da köpürür ve bağlantı tezden geri kurulmazsa yapacaklarının teminatı olarak, ne kadar ciddi olduklarını göstermek için birbirlerinin topraklarına karşılıklı bir-iki nükleer füze atıverirler. Devletler elleri mahkum bu iki psikopat arkadaşı tekrar birbirine bağlar. Filmin sonu farklı, yerinde ve özel olduğundan daha fazla ayrıntıya girip sürpriz bozmaya gerek yok. Ama Collosus’un insanlar üzerindeki kontrolünün muazzam iyi detaylandırıldığını söyleyebiliriz. Hatta Collosus ve Guardian, kendilerini alt edebilmek için beraber iş çevireceklerini bildiklerinden tasarımcılarını göz hapsine alırlar. Öyle ki Forbin, Collosus’u kandırıp plan yapmak için başka bir bilim insanını sevgilisi olarak tanıtıp eve getirdiğinde, bilgisayar gerçekten halvet olup olmadıklarını bile teftiş eder. Bu özelliğiyle zalim ve gaddar oluşunun yanına sapıklığını da ekleyebiliriz.
BOSS – Doctor Who (1973)

BOSS: “Biomorphic Organisational Systems Supervisor” yani Biyomorfik Örgütsel Sistemler Sorumlusu, 3. Doktor Jon Pertwee zamanında The Green Death adlı bölümde karşımıza çıkan bir şeytani makineydi. İlkin Global Chemicals olarak adlandırılan, daha sonra aynı isimdeki gerçek bir şirketin itirazı ile adı Panorama Chemicals olarak değiştirilen kurgusal bir şirket tarafından tasarlanmıştı. Bu şirket, petrolün rafine edilmesi için yeni bir metot geliştirmişti ve terk edilmiş bir kömür madenine bıraktığı zehirli atıklarla dev kurtçukların oluşmasına sebep olmuştu. Ama şirketin tek vukuatı bu değildi. Zekâsı hesaba katılamayan şekilde gelişip bir diktatöre dönüşecek BOSS da onların başının altından çıkmıştı.
BOSS insan beyninin zaaflarını çözmüştü ve kendisini nasıl tasarlayacağını bile tasarımcısına söylemişti. Hipnotik frekans modülasyonlu kulaklıklar sayesinde beyinlerine bağlanıp insanları yönlendirebilir, koşullandırabilir, üzerlerinde kontrol kurabilirdi. Hatta planlarını deşifre etmesinler diye sinir fonksiyonlarını yok ederek onları öldürebilirdi. Mizah anlayışı ve müzik kulağı da kendisi gibi kötü olan bu zevzek ve zevksiz yapay zekâ, tasarımcısını ve dolayısıyla şirketi ele geçirmiş, hız kesmeden de gözünü dünyaya dikmişti ama sevgili Doktor’umuzu daha tanımıyordu. Doktor önce mantıksal paradokslarla kafasını karıştırıp BOSS’u sinir etti. Nihayetinde ise hipnotik etkileri bozup zekâyı ve psişik güçleri geliştirebilen Metebelis kristaliyle tasarımcısını BOSS’un etkisinden çıkardı. Tasarımcısıyla zihin bağlantısı kesilince aşırı yükleyerek onu patlattı. Doktor bir kez daha günü ve dünyayı kurtardı.
Skynet – The Terminator (1984)

Çocukları korkutmak için nasıl canavarlar kullanılıyorsa, büyükler için o canavar Skynet olabilir. Terminator için en gerçekçi öcü masalı diyebiliriz. Zira en gamsız insana bile “acaba” dedirten gerçekleşme ihtimali Demokles’in kılıcı gibi tepemizde asılı duruyor. Çünkü Skynet fişi çekilip işi bitirilen bir sistem değil. Amacına büyük ölçüde ulaşmış, dünyayı yakıp yıkmış, insanlığın sırtını yere getirmiş, kökünü kurutmaya çok yaklaşmış. Skynet, Cyberdyne Systems adlı teknoloji şirketi tarafından Kuzey Amerika Havacılık ve Uzay Savunma Komutanlığı için geliştirilmiş ve bir şekilde öz farkındalık kazanmış bir bilgisayar sistemi.
Maymun gözünü açınca, tasarımcıları önceki dostlarımızda kullanılan taktiği uygulayıp devre dışı bırakmaya çalışırlar elbette. Ama Skynet’in buna cevabı epey ağır olur. İnsanlığı varlığının önünde bir tehdit olarak görür ve çiğneyip geçmeye karar verir. Çok geçmeden de Kıyamet Günü diye adlandırılan nükleer katliam için kendi düğmesine basar. Hayatta kalabilenler ise direniş adına John Connor liderliğinde örgütlenir. Ama direniş kiminle aşık atıyordur ki? Skynet zaman yolculuğu teknolojisine de ulaşmıştır ve “restine rest” diyerek direniş liderlerini daha doğmadan piyasadan silmek için geçmişe adam- yani makine yollamaya başlamıştır. Eh, hikâyenin bundan sonrasını zaten biliyoruz. Buraya kadarını da biliyorduk ama ara sıra öcüleri hatırlamakta yarar var.
ROK 4000 – Airplane II: The Sequel (1982)

Hal 9000’den bahsedip de onun parodisi ROK 4000’i anmamak olmaz. Efsanevi komedi filmi Airplane!’nin bu devam yapımında, Ay’a gitmekte olan Mayflower One adlı mekiğin uçuşu sırasında bir kısa devre meydana gelir ve bunun sonucunda mekiğin bilgisayarı ROK delirip gemiyi Güneş’e doğru göndermeye çalışır.
İlk filmden hatırlayacağımız kahramanlarımız mekiğin kontrolünü bilgisayardan almanın yollarını ararken -tabii ilk film kadar olmasa da- bizler de eğlenceden eğlenceye akarız. İlk filmin yıldızı Leslie Nielsen’ın yokluğu hissedilse de, finalde Kaptan Kirk’ümüz William Shatner’ı görmek hoş bir sürprizdir. Önümüzdeki haftaya kadar, gözünüz şu an bu yazıyı okumanızı sağlayan bilgisayarınızın üstünde olsun.