Bazı insanlar var ki yaşadığı apartman dairesini ya da Jüpiter’i falan “kendi” toprağı ilan etmekte beis görmüyor. Kendine ünvanlar veriyor, yönetebileceği bir teba buluyor, para bastırıyor hatta pasaportunuza damga vuruyorlar. Bu ülkelerin vurduğu damganın da, dağıttıkları pasaportların da bir geçerliliği yok tabii. Örneğin Sealand pasaportu ile hiçbir yere gidilmez ama “hatıra eşyası” diye yüzlerce insana satılabilir ya da kara para aklama işlemi için kullanılabilir.
Mikro-uluslar çoğu zaman eğlence için ortaya çıkmış saçma şeyler. Örneğin bir iki arkadaşın açık denizde öylece duran ıssız bir ada bulup, orada Semih Cumhuriyeti’ni kurması gibi bir şey. Ama bazı mikro-uluslar zaman içinde oldukça “ciddi” müesseselere dönüşebiliyor. Mikro-ulusun sözlük tanımı, bağımsızlık iddiasında bulunan ama herhangi bir devlet ya da uluslararası kuruluş tarafından tanınmayan yapılardır. Bunlar genelde kurgusal ülkelerdir. Egemenlik iddia ettikleri topraklar Dünya’da bulunmayabilir bile. Mesela Aerican İmparatorluğu galaksiler ya da birtakım gezegenler üzerinde hak iddia ediyor. Diğer mikro-uluslar ile savaşa giriyor falan.
Mikro-ulus yaratmak RPG oyunları gibi bir hobi olarak algılanabilir ama her mikro-ulus bayağı olmak zorunda değil. 1970’li yıllarda Amerikalı bir liberteryen ütopya projesi Tonga açıklarındaki Minerva resiflerinde bağımsızlık ilan etmiş. Tonga Kralı bu ütopyan devleti tanımayı reddetmiş ve ordusunu yollayarak tüm projeyi tarumar etmiş. Tonga Krallığı da aslına bakarsak bir mikro-devlet. Lakin insanları çok gururlu ve yerleşmiş bir kültürleri, dilleri ve tarihleri var.
Bu bağlamda ciddi ciddi mikro boyutlardaki bir ülke haline gelen Sealand en başarılı mikro-ulus olarak kabul edilebilir. Ülke dediğimiz yer, İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir deniz platformu. 1940’lı yıllarda bu platformun üzerinde yüz kadar asker yaşıyordu. Şimdi ise yalnızca tek bir bekçi var. Toplam genişlik dört bin metrekare kadar. Yani Buckingham’daki balo sarayından daha küçük. Dünyadaki en küçük ülke. Uluslararası sularda bulunduğu için hiçbir devletin egemenliğinde değil. Lakin burada bir handikap var. Uluslararası yasalara göre platformlar ya da diğer suni yapılar “ada” olarak kabul edilemez ve kendi ekonomik alanları yoktur… Sealand burada 1-0 geride başlıyor.

Bu mikro-ulusun başlangıcı şöyle gerçekleşiyor. Bir gece Paddy Roy Bates evinden çıkıyor, denize açılıp ip ile bu platforma tırmanıyor. Burayı “ele geçirdiğini” ilan edip evine geri dönüyor. Zaman içinde puding, konserve et ve scotch stokları ile geri dönüp burada bir korsan radyo istasyonu kuruyor. O yıllarda BBC radyo alanındaki tek egemen ve ancak gece yarıları Rolling Stones ya da Beatles gibi grupları çalıyor. Bu da genç popülasyon içerisinde huzursuzluk yaratıyor. Roy Bates korsan radyosundan yedi yirmi dört icazetsiz yayın yapıyor. Sonra bir gün Roy Bates karada iken ve arkadaşları ile bir barda içiyorken, adamlar “madem bir adan var, bir de bayrak çeksen, hutbe okutup para bastırsan olmaz mı?” diyerek şakalaşıyorlar. Hepsi gülüp sohbeti başka bir konuda devam ettirirken Roy Bates ciddi ciddi düşüncelere dalıyor. Çok geçmeden o terk edilmiş İkinci Dünya Savaşı artığı deniz kalesinde bağımsızlık ilan ediyor. Yeni ulusun ismi Sealand.
İngiltere bu durumdan hiç hoşnut olmuyor. Hatta o yıllardaki bazı bürokratik belgelerde ikinci bir Küba’nın bu sefer İngiltere’nin yanı başında kurulmuş olabileceği yazılıyor. Yani Sealand’ı şaka olarak algılamıyorlar, burayı egemenliklerini tehdit eden bir yapı olarak düşünüyorlar ta ilk başta. Donanma gönderip bombalamayı bile gündeme getiriyorlar ama sonra nedense bundan vazgeçiyorlar. Bir ara sahil güvenlik botları kaleye saldırsa da Roy Bates hepsini püskürtüyor. Unutmayalım ki Roy Bates 15 yaşında İspanya İç Savaşı’na katılmış, ülkesine geri dönünce de İkinci Dünya Savaşı’na katılmış bir adam. Oldukça yetenekli bir asker. Savaştan dönen insanların vücudunda yahut zihninde çeşitli tepkiler gerçekleşiyor, lakin “shell shock” yaşamaktan ziyade tekrardan savaşa ve askeri ortama dönmek isteyenlerin çoğunlukta olduğuna eminim. Bu gün altmış yetmiş yaşına gelmiş gazilerin “yine çağırılırsam seve seve giderim” demesinde vatanperverlikten ziyade daha derin, psikolojik bir şey var.
Nitekim Roy Bates onca savaş deneyiminin ardından 1950 sonrası dönemin konformizmine ayak uyduramamış ama beatnik ya da hippi falan da olmamış. Gidip kendi devletini kurmuş, hem de bir zamanlar dünyanın her yerine yayılan Birleşik Krallığa rağmen, onların burnunun dibinde. Bundan dolayı saygıyı hak ettiğini düşünüyorum. Hiçbir eyleme geçmeden, kendilerine ait hiçbir özgün fikri olmadan sürekli eleştiri, sürekli muhalefet, sürekli salya sümük iğrenç bir demagoji yapanlar bu adamdan biraz ibret alır belki. Radyoda her gece gündüz Beatles mı çalsın istiyorsun? Terk edilmiş bir deniz kalesi bul ve kendi radyonu kur.
Sealand’ın gayet hararetli bir tarihi var. Bir darbe atlatmış, istilalara göğüs germiş ve hatta “milli takımı” ile “uluslararası” müsabakalarda boy göstermiş… zaman içerisinde WikiLeaks için, korsan veri tabanları için bir üs olarak düşünülmüş, dağıttıkları pasaportlar kara para aklama ve uyuşturucu işlerinde kullanılmış, bir ara egzotik bir kasinoya dönüştürülmesi bile gündeme gelmiş. Sealand ayrı bir yazı konusu hatta tez, kitap, roman konusu olabilir. Dolayısı ile bu yazıda ona ayırdığımız bölümü bu kadarı ile kafi bırakıp başka şeylerden bahsedelim biraz.
Mesela Amerika’da Molosya isimli saçma sapan bir mikro-ulus var. Gerçi çoğu mikro-ulus saçmanın da ötesindedir. İnsanların fantezilerini gerçekleştirdiği bir hobi gibidir ama bu Molosya’ya karşı duyduğum şahsi fikirlerden bahsetmekte beis görmüyorum. Abartılmış bir hobidir Molosya, “turist” tokatlamak için birebirdir. Her yıl onlarca turist bu uyduruk ülkeyi ziyaret eder. Çakma pasaportlarını, anı eşyalarını falan satın alırlar. Molosya ekonomisi bu şekilde kalkınır. Molosya öteki mikro-ulusları tanıyor ve onlarla anlaşmaları var. Kurucusu Kevin Baugh yaşamını bu hobi ile iç içe geçen bir hale getirmiş. Muz cumhuriyeti diktatörleri gibi askeri üniforma giyinmiş halde topraklarında boy gösteriyor.
Bir de çok daha kallavi bir mikro-ulustan bahsedelim: Seborga. 1963’te, Seborga sakinleri, kasabalarının İtalya birleştirildiği zaman herhangi bir belgede anılmadığını söyleyip, kendilerini İtalya’nın dışında kalan, bağımsız bir yapı olarak ilan etmişti. Adamlar basbayağı referandum yapmış, 304 evet, 4 hayır, ile Seborga Prensliğini kurmuştu. Tabii İtalya’ya böyle bir şey var mı yok mu diye bir sormak lazım.
Mikro-ulus tanımına layık 400’ün üzerinde ülke olduğu düşünülüyor. Orta Doğu’da hiçbir savaşa karışmamış tek “ülke” olan Akhziv’i, kripto para birimleri kullanan bir ütopya Liberland’ı, Christiania’yı ve daha nicesini bu listeye dahil edebiliriz. San Marino ya da Lichtenstein gibi yüzölçümü küçük ülkeler mikro-ulus değildir. San Marino’nun kontrol ettiği alan çok küçük olsa da uluslararası alanda tanınan bir devlet. Kendine has bir tarihi var. Bu tarih ile birlikte artık yerleşmiş bir kimliği var. Bu kimlik tüm dünya tarafından kabul görmüş. Sealand’ın uyduruk bir ülke olduğunu söyleyebiliriz ama San Marino “gerçekten” bir ülkedir mesela. San Marino’nun destanlar yazan bir milli takımı var bir kere. Hem 2019 Eurovision’da gayet iyi bir performans gösterdiler. Temsilcileri bir Türk’tü.
Zaman hızla değişiyor. 2010’lu yıllar dijital dünyanın güç kazandığı bir yıl oldu lakin bu dijitallik, şahsi kanaatime göre, beklenildiği kadar çok nüfuz etmedi hayatımıza. İnsanlar bu gün hakkında konuşurken sanki bir çeşit Black Mirror distopyasında yaşıyormuşuz gibi davranıyor. Oysaki Black Mirror falan abartı mevzulardır. Aslında 2020’li yıllarda dijitalleşmenin tam tersine, insanlar “gerçek dünyada” daha fazla vakit geçirmeye karar verebilir. Şimdi mikro-uluslardan bu konuya nasıl atladık diye merak edeceksinizdir, açıklayalım.
2000’li yılların başında Second Life isimli bir oyun son derece meşhurdu. Bu oyunun kendi içinde bir ekonomisi, para birimi, kıtaları, borsası hatta milyoneri bile vardı. O zamanlar Second Life geleceğin dünyası olarak tahmin ediliyordu. Çünkü bazı şirketler toplantılarını bu oyunda gerçekleştiriliyordu falan. Böylesi üst düzey bir çılgınlık hakimdi oyuna. Fakat sonra ne hikmetse oyun cazibesini yitirmeye başladı. İnsanların topyekün taşınıp yeni dijital hayatlar elde ettiği bir yer olmaktan ziyade, bir zamanlar çok büyük şeyler vaat eden bir hayalet kasabaya dönüştü.
Second Life’ın yerine sosyal medya güç kazandı, 2010’lu yıllara sosyal medya damgasını vurdu. Lakin sosyal medyanın kullanımı kadar, kullanımının getirdiği zararlar da çok konuşuldu. Bu zararlar konuşulurken çok az kişi şunun farkındaydı. İnsanlar Facebook’ta takıldığı için gerizekalı olmuyordu, insanların çoğunluğu zaten maalesef ki gerizekalıdır. Konu bu değil. Bunca gerizekalının nelerden hoşlandığını, vaktini nasıl harcadığını sosyal medya yöneticileri kolayca inceleyebiliyor ve bunları veri simsarlarına satıyor. Böylece onlara hitap eden reklamlar ve ürünler daha kolay ulaştırılabiliyor kendilerine. Bence hiç de distopik değil ama verilerin satılması mevzusu sosyal medyaya karşı büyük bir güvensizlik yaratıyor…
Dolayısıyla 2020Y’li yıllarda sosyal medya da Second Life’ın akıbetini paylaşabilir. İnsanlar gerçek hayatta daha çok vakit geçirmeye başlayabilir, hatta mazide kalmış şeyler birdenbire tekrar hortlayabilir. Mesela bol paça pantalonlar falan tekrar moda olabilir. Ama aynı zamanda büyük şehirlerden sıkılan büyük bir güruh da ortaya çıkabilir. Bu insanlar bakir kalan topraklara yerleşmeye karar verince, kendi mikro-uluslarını yaratmaya koyulabilirler fark etmeden. Issız bir dağ başında kurulan ekolojik komün ya da terk edilmiş bir köyü yeniden inşa eden bir tarım komünü. Ya da Second Life benzeri bir dünyada insanlar internet bazlı mikro-uluslar yaratmaya başlayabilir.
Kısacası yakın geleceği tahmin etmekte mikro-uluslar da kendince bir rol oynuyor.
Hazırlayan: Tuğrul Sultanzade