“Edebiyat olanaksızlaştığı ölçüde olanaklı hale gelir.” Fantastik – Tzvetan Todorov
Aristo’nun Poetikası asırlardır kıymetini muhafaza eden önemli bir yapıt. Tiyatro özelinde anlatıcının, dekorun, senaryonun ve elbette seyircinin yapısal durumlarına dikkat çekmiş ve böylece anlatı geleneği üzerinde derin izler bırakmıştır. Geçen yazımızda görüşlerini hocasının görüşleriyle mukayese ederek vermiş ve birçok detaya değinmiştik. İşbu yazıda ise meseleyi daha farklı veçheden değerlendirmeye çalışacağız.
Aristo’nun Tragedya temelli yorumları Nietzsche‘yi de etkilemiştir. Eski dostu Wagner’in Viyana’daki konserlerine gitmekten keyif alan Nietzsche, müziğin hem anlatı tarihindeki yerini ve hem de anlatıcılık bağlamında durduğu konumu bu vesileyle görür. Tragedyanın Doğuşu adlı eserinde bu konudaki düşüncelerini dile getirir ve dehasının ilk pırıltılarını sunar. Ancak Bertolt Brecht’in Epik Tiyatro‘su işleri biraz karıştırır. Aristo izleyicinin/okurun eserin gerçekliğini alternatif bir düzlemde kabul etmesini beklerken; Brecht tam aksini savunur. Brecht’e göre izleyicinin kendi gerçeğinden kaçırıldığı bu tür yapıtlar, ancak kapitalist sistem tarafından yürütülen sınıfsal körleşmenin terennümü olabilir. Epik Tiyatronun amacı “kaçış edebiyatı”nın aksine gerçeği izleyicinin/okurun adeta gözüne sokarak rahatsız etmeyi, uyarmayı ve karar almak zorunda bırakmayı amaçlar. Hangi taraftasın?
Ancak yabancılaşmanın sınıfsal meseleler özelinde etkisi haricinde daha geniş bir detay daha bulunmakta. Modernizm denilen akım, bilhassa iki dünya savaşının yansımalarını sundu. Bireyliğini yitiren kitlelerin topluluğa dönüşü de, haliyle kurgusal düzlemde kökünden aldığını dallarıyla verdi. Kafkaesk buhranlar, Celinevari arayışlar, Joyce’a öykünen ve dile açılan savaşlar, Proust tesirli zamanın zamansızlığına kapılıp giden geçmiş zamanın kayıp kişileri… Modernizm onların sesi oldu ve asıl yabancılaştırma böyle doğdu.
Savaşlar ve yıkımlar insanların bilimle aralarında uçurumların açılmasına neden oldu. Bilim her şeyin cevabı değildi, bilimsel gelişmeler insanlığın demirden duvarlara berkitmekten ziyade bilincinin saçma bir rutine sokmaya yarıyordu. Konfor vaadiyle çalınan özgürlükler yolunmuş tavuğa dönüyor, mikro tiranlar giderek büyüyor ve toplum kendi gerçeğiyle savaşacak, onunla kendi benliğini yok edecek noktaya dahi ulaşabiliyor. Deliliğin doğuşu böyle mi oluyor acaba? Kafka’yı ve çağdaşlarını özel kılan da bu kaosun ifade edilme biçimi.
Spekülatif edebiyatı da aynı nazardan değerlendirebiliriz. Bilhassa bilimkurgunun toplumdan yabancılaştıran ve kendine has gerçekliğini yarattığı nokta bir nevi Mimesis’tir. Yazar bize gelecekten olaylar anlatmaz yalnızca, aynı zamanda eylemlerimizin dayandığı bütün hareket noktalarını da eleştiriye açar. Böylece bilimkurgu toplumun ve özelinde bireyin yaşamına dair belirleyici dersler içerdiğini kanıtlar. Yabancılaştırma yoluyla hareket eder ve Brecht’in istediği aydınlanmaya yakın bir işlev kazanır. Ancak kendi politikasını dahi yerebiliyor olması bakımından daima dikkate değer, muteberdir.
Buna en iyi örnek kuşkusuz Ursula K. Le Guin. Karanlığın Sol Eli‘nde heternormatif tahakküme dayalı anlayışı yıkmanın yolunu yabancılaştırma uyguladığı kurguyla eleştirir. Böylece cinsiyet temelli sorunların çözümünü sunmuş bulurum. Mülksüzler‘de ise İngilizce’deki “possessed” olarak geçen “sahiplenme, mülk edinme,” tabirini alır ve bir zihniyetin saçmalıklarını bu vesileyle iki gezegenli kurgusal sisteminin çatışmaları odağında ustaca sergiler. Son olarak Balıkçıl Gözü‘ne de bakarsak, karşımıza iltica meselesi ve kültürün kaynağı tartışmaları çıkar. Ursula’nın antropolojik yaklaşımlarını gösterdiği bu eser, yaşama dair derin sorular sorulmasını ve kültürün insan tarafından ortaya çıkarılma öyküsünü okuruna sergiler. Bu yönüyle bütün eserleri romandan öte birer arayış aracıdır.
Isaac Asimov Vakıf serisiyle devletlerin ve bürokrasinin dahil olduğu sistemin pek çok unsurunu ele alır. Robotlarla ilgili bütün eserleri modern Frankenstein kaygılarını gidermek adına oldukça kıymetli. Robert A. Heinlein’ın Yıldız Gemisi Askerleri militarizmi ve savaşın gerçek yüzünü gözler önüne serer. Biz‘le Zamyatin, Cesur Yeni Dünya ile Aldous Huxley ve 1984‘le de George Orwell gücün yozlaştırışını tarihe geçecek bir anlatım zenginliğiyle sunar.
Ve daha nice eserle bilimkurgu edebiyatı yabancılaştırma yani kurguya okuru dahil etme ve yeni gerçeklik yaratma hamlesiyle okurun empati kurmasını kolaylaştırır ve kendi hayatındaki aksayan noktaları görmesini sağlar. Böylelikle iyi bilimkurgunun neden iyi edebiyat olduğu tezini ispatlamış olur.