‘’Yerli bir fantastik eserden bahsediyorsak içinde büyüdüğümüz kültürü de kapsayan, eğreti ya da yapay durmayacak bir dünya yaratmamız gerek…’’
Funda Hanım, hem bilimkurgu, hem korku, hem de fantastik türde öykü ve roman yazıyorsunuz. Peki, en çok hangi türe yakınsınız?
Aslında dönem dönem değişiyor, ruh hâline göre denir ya, biraz öyle. Bazen bilimkurguyla daha içli dışlı oluyorum; okuduğum, izlediğim, takip ettiğim şeylerin de etkisiyle fikirlerim bu yönde gelişiyor. Bazı dönemler korkuya yoğunlaşıyorum, tecrübe ettiğim ya da duyduğum bir olay neticesinde hayali sahneler dönüp duruyor kafamda. Fakat son iki senedir ürettiğim eserlerde fantastik kurgu ağırlık kazandı diyebilirim, muhtemelen yine bilinçaltımın bir yansıması olarak.
Bilimkurgu için ‘okuduğum-izlediğim-takip ettiğim’ dediniz ama korku için ‘tecrübe etmek-duymak’ fiillerini kullandınız. Tecrübe etmek mi, nasıl yani? Sizin ev perili falan değil umarım.
Ev değil ama kendimden şüpheleniyorum. İlham perilerini sayarsak ve buna yazdığım cinli perili öyküleri de eklersek şahsen tekinsiz biri olduğumu söyleyebilirim. 🙂
Bunlar bir yazar için hiç de fena özellikler değil bence.
Şaka bir yana, korku yazdığıma bakmayın; ben çok korkak bir insanımdır. O yüzden eşin dostun anlattığı şeylerden çok etkilenirim. Kendi yaşadığım belirli bir olay yok ama ufacık bir anıyı kafamda büyütüp ondan çeşit çeşit korkular üretirim. Mesela kısa bir süre önce kar fırtınasında uzun bir yolculuk yapmam gerekti, yol boyu zihnim öykü fikirleriyle doldu taştı. Kim bilir, belki de kendimi rahatlatma çabamın bir sonucudur bu. Fakat konu korku olunca sanırım daha kişisel bir yerden yaklaşıyorum duruma.
İşe de yarıyor gibi. Son yazdığınız hikâyeyi okudum ve tüylerim diken diken oldu; Rosemary’s Baby değil de sanki Rosemary’s Granny! Sanırım onu da yolda giderken kurguladınız. Yaşadığınız yere yakın bir köyde geçiyor. O hikâye nerede yayımlanacak?
Aa, beğendiniz demek, çok teşekkür ederim. Evet, Udagan’ın Şarkısı isimli öyküm, Hayalet Müzik korku seçkisinin üçüncü kitabı için yazdım. Konsept müzik ve ayindi, ben de son zamanlarda Türk mitolojisiyle epey haşır neşirim, öykümde bunu kullanmak istedim. Mekân olarak da Kaz Dağları ve civarı benim son üç yıldır yaşadığım yer, muazzam bir ilham kaynağı. Orada bulunan terk edilmiş bir köyün varlığından haberim olunca bütün parçalar birleşti kafamda, yazarken çoğu zaman olduğu gibi sihirli bir biçimde bir araya geldiler. Gezegenlerin aynı hizaya gelmesi gibi diyorum ben buna. ?
Türk bilimkurgu edebiyatından bahsedebilecek günlere geldik. Fazla olmasa da başarılı eserler veriliyor, antoloji sayısında artış var, üstelik yazarlarımız yurt dışında da yayımlanmaya başlandı. Peki, sizce Türk korku edebiyatı diye bir şey var mı?
Elbette, çok eski örnekleri olduğu gibi son on, on beş yıldır korku edebiyatımızda da büyük bir hareketlilik var. Bir kere artık yayınevleri bu eserlere öcü gözüyle bakmıyor artık.
Yayınevlerinin korku edebiyatına öcü gözüyle bakmaması… Bu hoşuma gitti!
Evet evet, yıllarca adımızı anarlarsa musallat oluruz falan mı sandılar nedir, bilmiyorum ama son zamanlarda romanlarda olduğu gibi öykü antolojilerinde de çok iyi kitaplar çıktı, çıkmaya devam ediyor. Bu sayede Türk okurunun da bu türlere alıştığını ve sevmeye başladığını düşünüyorum. Özellikle genç okurlardan bu yönde büyük talep var. Yeter ki yayıncı ve editörler gözlerini dört açsın.
Peki, fantastik edebiyat için de aynı şey geçerli mi?
Orada durum biraz daha karışık aslında, şöyle ki; bizim fantastikten ne anladığımız çok net değil. Bir yanda Tolkien okuyup gaza gelen ve kaleme sarılan bir grup var, diğer yanda vampirli, kurt adamlı aşk romanlarını fantastik edebiyat sanan bir kısım var. Ha, tabii ki bunlar değildir demiyorum ama yerli bir fantastik eserden bahsediyorsak içinde büyüdüğümüz kültürü de kapsayan, eğreti ya da yapay durmayacak bir dünya yaratmamız gerek. Öylesi hem daha keyifli, hem de özgün bence.
Okur da bunu hissediyordur belki. Vampir ya da kurt adam istese yabancı yazardan okur, değil mi?
Elbette, bir sürü çeviri eser var böyle zaten; fakat ben yerli kitaplarda kullanılmasın da demiyorum. Madem olacak, bari coğrafyaya, kültüre yedirilsin, bizim okurken yadırgamayacağımız bir kurguda sunulsun isterim bir okur olarak. Aynı şey bilimkurguda da geçerli, ana karakterleri John’lar, Jack’ler olmasın da içinde kendimizi hayal edebileceğimiz hikâyeler anlatılsın. Neyse ki son dönemde bu türde de yetkin ve kendi sesini bulmuş yazarların eserlerini okuyabiliyoruz.
Jack’ler ve John’lar önemli bir sorun bence. Seçkilere öykü derlerken pek sık karşıma çıkıyorlar.
Maalesef. Türkiye Bilişim Derneği’nin bilimkurgu öykü yarışmasında ön jüri olarak öykü okuyorum yıllardır, orada da çok karşılaşıyorum ben. Ne yazık ki özellikle genç yazarların ilk başlarda sıklıkla düştüğü bir hata, zamanında ben de yapmışımdır, yapmadım diyemem. Çünkü bu türleri okumaya çeviri eserlerle başladık biz, yabancı film ve dizileri izleyerek büyüdük. Dolayısıyla etkilenmemiz kaçınılmaz, ancak bu özenme safhasını çabuk atlatmak gerekiyor.
Sizce özenme safhası nasıl atlatılır? Genç yazarlara bir tavsiye olarak onu da buraya ekleyebiliriz.
Daha çok okuyup izleyip yazdıkça… Dünyada bambaşka kültürlerin neler neler ürettiğini gördükçe aslında ortada tek bir hikâye olmadığını anlıyorsun. Ve orijinal eser yaratmak için illa ki Amerikalı ya da İngiliz olman gerekmediğini… Öyle olunca da Jenny’ler, Ursula’lar, Mary’ler arasından kendi tarzını bulman kolaylaşıyor.
Bu arada, hayırlı olsun. Kıyamet Alametleri birkaç hafta önce yayımlandı. Siz de Hamam adlı öykünüzle seçkide yerinizi almıştınız.
Çok teşekkürler. Şimdiden İtalyanca, Hollandaca ve Yunanca hakları alındı, bence daha çok yerde de göreceğiz seçkimizi. Hamam benim eski öykülerimden biri, 2009 yılında bir yandan politik bilimkurgu distopya edebiyatı tezimi yazarken çıktı ortaya. Sonrasında ulusal bir yarışmada ödül almışlığı da var, o yüzden yeri ayrıdır bende. Böyle bir projede yer alması büyük bir mutluluk…
Yeni bir proje var mı peki?
Evet, kıymetli editörümüz yine müthiş bir fikirle geldi. İtalyanca yayımlanan ve şimdi de Türkiye’de Turkuaz Düşler adıyla yayımlanacak olan Futurchia seçkisindeki yazar arkadaşlarla kolektif bir novella yazacağız kısmet olursa. Fakat ayrıntılar aramızda kalsın şimdilik, malum etraf kötü. ?
Kolektif novella fikrini hepimiz çok beğendik. Başlığı belli oldu mu?
İstanbul 3001. Arthur C. Clarke’a gönderme yapan bir başlık. Jules Verne’den sonra beni bilimkurguyla tanıştıran, bana bu türü sevdiren yazardır kendisi, o yüzden ekstra heyecanlıyım bu proje için.
Gelişmeleri merakla bekliyorum. Bakalım nasıl bir iş çıkacak. Korku, fantastik ve bilimkurgu alanında yazdıklarınızdan bahsettik ama siz çocuklar için de yazıyorsunuz ve daha geçen hafta Sürpriz adlı kitabınız 3. baskısını yaptı. Nasıl bir his, kitabının yeni yeni baskılar yaptığını görmek?
İnanılmaz gerçekten. Ruhunuzu, emeğinizi kattığınız şeyin karşılığını bulması, başkalarınca sevilmesi ve değer görmesi paha biçilemez. Tabii bir de paha biçilebilen boyutu var maddi olarak ama Türkiye şartlarından bahsediyoruz; telif haklarının durumu malumunuz…
Bir projeniz daha vardı yanılmıyorsam. Çocuklara yönelik korku romanı… Biraz da ondan bahseder misiniz?
Evet, geçen yaz yeni bir çocuk romanı yazdım epey uzun bir aradan sonra. O da Türk mitolojisinden beslenen bir hikâye, dediğim gibi bir dönem bir şeye takılıp kalıyorum, hep o yönde çalışıyor aklım. Adını Arayan Destan da öyle oldu, şimdiyse yayıncısını arıyor kendisi, bakalım görüşmelerimiz sürüyor. Çocuk edebiyatında biraz alışılmışın dışında bir tür ya da tarz denediğiniz zaman yayıncı ve editörler hâlâ biraz mesafeli yaklaşıyor maalesef. Velilerden, milli eğitimden, öğretmenlerden çekiniyorlar ama çocuklar zaten aynı türdeki yabancı yazarları okuyor. Türk yazar olarak bir de burada mücadele vermek durumunda kalıyoruz.
Evet, insan burada da yayıncısından editöründen destek bekliyor. Yine de işini hakkıyla yapan birkaç çocuk yayınevi var. Onlara buradan da bir mesaj göndermiş olalım. Adını Arayan Destan yayıncısına da tez zamanda kavuşur belki.
Umarım kavuşur. Sadece beni değil, hepimizi zorlayan bir süreçteyiz. O yüzden diğer yazar arkadaşlarıma da şans diliyorum.
Son olarak size daha önce Ruhşen Doğan Nar ve Seran Demiral’a sorduğum soruyu soracaktım; Türkiye’de bilimkurgu yazarları neden aynı zamanda çocuk edebiyatında da eserler vermeye meraklı? Ama yanıtınızı tahmin ediyorum. ‘Ruh halime göre, dönem dönem bu türü de ziyaret ediyorum,’ diyeceksiniz. Doğru mu?
Biraz öyle, evet, ama aslında arkasında başka bir hikâye daha var. Bizde sadece bilimkurgucular değil, fantastik ve hatta korku yazarları da çocuk kitapları yazıyor. Birçoğumuz bunu severek kendiliğinden yapıyoruz, ona sözüm yok, fakat gerçeği de göz ardı etmemek lazım: Çocuk kitapları yetişkin kitaplarından daha çok satıyor ve daha çok okura ulaşıyor. Elbette hiç birimiz yazarak ünlü ya da zengin olmuyoruz ama bu, çocuk kitaplarına burun kıvıran arkadaşlarımız için bile önemli bir faktör olabiliyor, onlar da bu alana el atabiliyorlar. Benim için yaş aralığı fark etmiyor açıkçası, hatta yazdığım çoğu çocuk kitabının yetişkinler tarafından da okunup sevilmesi beni mutlu ediyor. Çünkü önemli olan iyi bir hikâye anlatabilmek, karşımdakini inandırabilmek… İster çocuk olsun ister orta yaşlı… Zaten şu son yazdığım romanla birlikte yaş grubu olarak eser üretmediğim kitle de kalmadı sanıyorum.
Soruları Hazırlayan: Ünver Alibey