“The Handmaid’s Tale” senaristlerinden Lynn Renee Maxcy tarafından yazılan ve Londra’ya yapılan bir biyo-silah saldırısını anlatan The Complex ekranlardaki yerini aldı. Etkileşimli filmler şimdiye kadar pek de bekleneni verememişti. Mega-CD‘deki Night Trap’tan üçüncü şahıs aksiyon oyunu ile TV dizisi karışımı Quantum Break’a kadar, istenen başarıyı hiç elde edemedi. Gülünçtür ama bugüne kadar yapılmış en başarılı etkileşimli filmi yaratan oyun sektörü değil, 1980’lerin bir video oyun tasarımcısının kaderini yönlendirmeye yardımcı olduğumuz Bandersnatch bölümüyle Black Mirror oldu.
Sinematik oyun geliştiricisi ve yayıncısı olarak bilinen Wales Interactive’in en son interaktif filmi olan The Complex, 2016’nın kıyamet sonrasını anlatan The Bunker’ı ve ardından çekilen ve yüksek yapım maliyetlerine karşın hem oyun hem de film olarak beklentileri karşılamayan Night Shift’in tahtını ele geçirmeyi amaçlıyor. Zaten konu açısından da bu ikisi arasında yer alıyor. Filmin büyük bölümü güvenli bir yer altı laboratuvarında geçiyor ve kâr hırsıyla dolu suçlu iş adamlarını ele alıyor.
Kimyasal bir saldırı sonrasında başlayan hikâyede acar biyolog doktor Amy Tenent olarak, sadece birini kurtarabileceğiniz iki ölümcül hastayla ilgili kararınızı vermek zorundasınız. Dr. Amy olarak zamana karşı almak zorunda olduğunuz bu ve benzeri kararlar, çok fazla gerilim yaratmasa da filmin sizin kararlarınızla ilerleyen bir oyuna dönüşmesini sağlıyor. Beş yıl sonra Dr. Amy ile bir kez daha karşılaşıyoruz: Artık Kensington Şirketi için çalışmaktadır. Şirket, İngilizler tarafından Mars’a yapılacak bir seferde kullanılmak üzere kök hücrelerle nanoteknolojiyi birleştirerek yaraların hızla ve kendiliğinden iyileşmesini sağlayan bir biyo-teknoloji üzerinde çalışmaktadır. Ancak hissedarlar endişelidir; çünkü şirketin kurucusu Nathalie Kensington’un adı Kindar adlı kurgusal bir diktatörlükle birlikte anılmaktadır.
Sonradan öğrendiğimize göre Nathali bayağı kötü bir şöhrete sahiptir. Ancak, yaptığı kötülüklerin sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalacaktır. Kensington Şirketi’nin gizli yer altı laboratuvarı Alpha, Nathalie’yi avlamaya gelen Kindar’lı muhalifler tarafından kuşatılmıştır. İçeride mahsur kalan Dr. Amy ve eski sevgilisi Rees; bir yandan kaçmaya çalışırken bir yandan da Kindar’da neler olduğunu ve Nathalie Kensington’un gerçekte ne bildiğini ortaya çıkarmaya uğraşırlar.
Anlatı birçok dallanma içermesine rağmen, öykü içinde dakikalar süren uzun aralar boyunca seçim yapmak zorunda kalmadan filmi izliyorsunuz. Zaten The Compex’in sorunu da burada… Başarılı oyunculuk ve özel efektlere karşın, bir filmden çok DVD yapımı izliyormuş duygusundan kurtulamıyorsunuz. Yaptığınız her seçimin ciddi sonuçları var. Bu seçimler Amy’nin diğer karakterlerle olan ilişkisinin bozulmasına ya da iyileşmesine neden oluyor. Filmi istediğiniz zaman duraklatabilir ve karakterlerin Amy’i ne kadar sevdiğini öğrenebilirsiniz. Diğerlerine şefkatle davranırsanız yüzdeleriniz yükseliyor; duygusuzca ve sadece nano-hücreleri ele geçirmek amacıyla hareket ederseniz yüzdeleriniz düşüyor. Sonuç olarak sayılar ileriki bölümlerde karakterlerin Amy’ye yardım etmek için ne kadar istekli olduğunu belirliyor.
İzleme esnasında birçok hayat-ölüm kararı vermek zorunda kalıyorsunuz. Filmin sonunda herkesi öldürmeniz gayet mümkün. Ayrıca Amy’i de öldürebilirsiniz. Ama masum kararlar vererek bu sonuca ulaşmanız pek olası değil. 9 farklı final ve 196 seçime bağlı bağımsız sahneyi görmek için filmi yeniden izleme şansınız da epey yüksek. Sonraki izlemelerinizde, daha önce izlemiş olduğunuz bölümleri hızlıca geçip, direkt olarak seçim noktasına ulaşabiliyorsunuz. Böylece aynı diyaloğu tekrar tekrar izlemek zorunda kalmıyorsunuz. İlk izleyiş bir saatten uzun sürse de, sonraki izlemeler oldukça kısalıyor.
The Complex’in asıl sorunu ise karakterlerle özdeşleşememeniz. Rees sevimli birisi ama diğer karakterler ya çok klişe ya da zayıf oyunculuk sergiliyor. Amy doktora derecesine sahip olacak ve dünyanın farklı bölgelerinde bir sürü savaş deneyimi edinecek kadar yaşlı değil. Nathalie Kensington İskoç olduğundan dolayı elinden viski bardağı düşmüyor. Mimar ve Alfa Laboratuvarı’nın tasarımcısı Parker Caplani ise 30’undan yaşlı görünmüyor. Başarısız karakterlerin dışında filmin olay örgüsü de gereksiz ve boş olmaktan öte gidemiyor. Seçimler ve dönüm noktaları sizde hiçbir gerilim yaratmıyor. Böyle olması çok yazık çünkü Amerikanvari bir atmosfer ve ortamda geçen bir İngiliz yapımı izlemek gerçekten eğlenceli olabilirdi. (Her ne kadar filmin çoğu penceresiz bir yer altı laboratuvarında geçiyor olsa da…)
Tüm iyi niyetine rağmen The Complex boş bir deneyim olarak kalıyor. Black Mirror’un Bantersnatch’ı gibi bir mizah duygusu ya da sempatik karakterler sunamıyor izleyicisine. Süre olarak da kısa ve seçim sayısı da az. Netflix’e abone olmak yerine bu filmi satın almak ne kadar mantıklı bir seçim olurdu? İkinciyi seçmenizi pek de öneremiyoruz doğrusu.