Kadınların Başrolde Olduğu 20 Bilimkurgu Filmi

Gravity (2013)

gravity

Sırada 2010’ların en iyi bilimkurgu filmlerinden biri var. Yönetmenliğini Alfonso Cuarón’un üstlendiği bu gerilim dolu eve dönüş serüveninin kahramanı Sandra Bullock tarafından canlandırılan Dr. Ryan Stone. Hikâye şöyle: Oldukça zeki bir tıp mühendisi olan Dr. Ryan Stone, uzay görevlerinde jübilesini yapacak olan deneyimli astronot Matt Kowalsky’nin (George Clooney) yönetimindeki mekikle ilk uzay yolculuğuna çıkar. Her şey yolunda giderken birden mekiklerine bir enkaz parçası çarpar ve ikisi uzay boşluğunda yapayalnız kalırlar. Üstelik oksijenleri de tükenmektedir.

Bullock, önce bilinmezliğin uçsuz bucaksız boşluğunda çok az bir kurtulma umuduyla başıboş kalıp panikleyen ve sonra hayatta kalmak için akla gelmeyecek çözümler üreten Dr. Stone’un duygularını öyle sahici bir oyunculukla yansıtıyor ki, gözlerinizi bir an bile bu sıra dışı kahramandan ayıramıyorsunuz.

Mother/Android (2021)

Başrolde Chloe Grace Moretz’i hayatta kalmaya ve çocuğunu doğurmaya çalışan bir anne adayı olarak izlediğimiz Mother/Android, Mattson Tomlin’in ilk uzun metrajı ve Hulu için yapılmış bir platform filmi. Hikâye, özetle bilimkurgu sinemasının en sevilen temalarından biri olan makine insan savaşını işliyor ancak yine de filmin bilimkurgu severleri pek hoşnut ettiğini söyleyemeyiz.

Film genel olarak başroller arasında bir kimya olmadığı, Georgia ve Sam’in aşklarının ikna edici olmadığı konusunda eleştiriler aldı. Bu eleştiri büyük ölçüde doğru. Bu bakımdan Moretz’in canlandırdığı Georgia karakterinin filmi tek başına götürdüğünü söylemek de mümkün. Nihayetinde hikâyeye çok fazla inanmasak da Moretz’in performansı bizi bir kadının çocuğunu koruma içgüdüsüyle ateşin ve karanlığın içinde şaşırtıcı bir cesaretle yürüyebileceğine inandırıyor.

Bird Box (2018)

Tekrar merhaba Sandra Bullock ve tekrar merhaba çocukları için kahramana dönüşen anne karakteri! Bullock’un yine başrolde yer aldığı, Susanne Bier tarafından yönetilen bir Netflix filmi olan Bird Box, kıyamet sonrası atmosferiyle bilimkurgu türüne dâhil edilse de aslında esaslı bir gerilim filmi. Bird Box’ta gizemli bir varlık insanları yok ediyor ve hayatta kalmanın tek yolu da gözlerinizi kapalı tutmak. Nerede olduğunuzu ve nereye gittiğinizi bilmeden yürüme fikri bile tek başına korkutucuyken bir yandan da çocuklarınızı korumak ve onları güvenli bir yere götürmek zorunda olmak bambaşka bir çile haline geliyor.

Gravity’de bize hayatta kalma konusunda ne kadar başarılı olduğunu ispatlayan Sandra Bullock, bu filmde Malorie Hayes karakterine bürünerek yine benzer güçlüklerle boğuşuyor. Malorie de tıpkı Dr. Stone gibi cesur, inisiyatif alan ve canlı kalmak için zekice çözümler üreten bir karakter. Romantik komedi filmleriyle hayatımıza giren Sandra Bullock’un her iki filmde de gösterdiği performanssa göz doldurucu!

Annihilation (2018)

Star Wars evreninin kraliçesi ve Darth Vader’ı Darth Vader yapan kişi olan Padme Amidala, bu kez kayıp kocasının izini süren bir bilim insanı olarak karşımızda. (Bu kadının başına ne geliyorsa kocalarından geliyor) Annihilation’ın konusu özetle şöyle: Area X adı verilen bir bölge, burada gerçekleşen anormal faaliyetler nedeniyle hükümet tarafından karantinaya alınmıştır. Bu bölgede doğa, akıl almaz topografik anomalilere ve yeni yaşam biçimlerine ev sahipliği yapmakta ve de görünüşe göre insanlıktan pek hazzetmemektedir.

12. keşif grubu olarak araziyi haritalamak ve bilgi toplamak amacıyla bu uğursuz bölgeye giren bir biyolog, bir antropolog, bir psikolog ve bir araştırmacı, inanılmaz manzaralar eşliğinde birtakım sırlarla yüzleşir. Alex Garland’ın yarattığı olağanüstü görsel şölen filmi izlenmeye değer kılsa da bu deneyimi mükemmel hale getiren şey kesinlikle Portman’ın performansı. Portman bize Lena’nın korkusunu, kederini ve merakını olduğu gibi aktarmayı başarıyor.

The Hunger Games (2012)

Suzanne Collins’in aynı adlı romanından beyazperdeye aktarılan filmimizi genç yetişkin distopyası kategorisine dâhil edebiliriz. Başrolde son yılların tartışmasız en iyi kadın oyuncularından biri olan Jennifer Lawrence yer alıyor. Yakın bir gelecekte geçen hikâyede Kuzey Amerika, birtakım felaketler sonucu bir başkent ve 12 eyaletten oluşan Panem adında bir ülkeye dönüşmüş durumda. Bu ülkede her sene (hem eğlence hem de yöneticiler tarafından halka göz dağı verme amacıyla) 24 yarışmacının birbirini eleyerek hayatta kalmaya çalıştığı Açlık Oyunları oynanıyor.

Lawrence’ın canlandırdığı unutulmaz Katniss karakteri, kız kardeşi için kendisini feda ederek oyunlara katılıyor. Kendisini ömürleri boyunca bu oyun için eğitilmiş olan güçlü rakiplerin karşısında bulan tecrübesiz Katniss Everdeen, zamanla kendi içindeki gücü fark ediyor ve rakiplerine karşı müthiş bir direnç gösteriyor. Bu zorlayıcı sınav boyunca Lawrence, Katniss’in keskin içgüdülerini, baskıcı otoritelere karşı öfkesini ve nihayetinde onu zafere götüren uyanışını mükemmel bir şekilde yansıtıyor.

Arrival (2016)

arrival

Başrolünde Amy Adams’ı seyrettiğimiz, son yılların tartışmasız en iyi bilimkurgu filmlerinden biri olan Arrival, Ted Chiang’ın bilimkurgu novellasından uyarlandı. Hikâye özetle şöyle: Bir yığın tuhaf uzay gemisi birden dünyanın semalarında boy göstermeye başlayınca ordu her zamanki gibi hemen teyakkuz durumuna geçer ve uzaylıların barışçıl mı yoksa istilacı mı olduklarını anlamak için dilbilimci Dr. Louise Banks’i uzaylılarla iletişim kurması için görevlendirir.

Amy Adams’ın müthiş performansıyla hayat bulan Louise, uzaylıların iletişim biçimlerini öğrenmeye başladıkça hem hikâye hem de karakter daha da derinleşmeye başlar. Adams bizlere, karakterin entelektüel bir merakla başlayıp ruhsal bir aydınlanmaya doğru giden bilgelik yolculuğunu son derece gerçekçi ve zarafet dolu bir biçimde yansıtır. Nihayetinde biz de bakış açımızın ancak kalplerimizi farklı olana gerçekten açmaya başladığımızda değişeceğini anlarız…

Captain Marvel (2018)

Captain Marvel, Marvel sinematik evreninin bir kadın kahramanın başrolde olduğu ilk filmi. Bu fikir sosyal medya kullanıcılarının pek hoşuna gitmemiş olsa da, eleştiriler Carol Danvers’ın artık ikonik bir süper kahraman olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Süper güçleriyle dünyaya düşen Carol Danvers, gezegeni keşfettikçe geçmişte burada bir hayatı olduğunu hatırlamaya başlıyor. Hikâye ilerledikçe karakter hem kendi kimliğinin bilmediği yönleriyle hem de dostları ve düşmanlarıyla tanışıyor ve nihayetinde iki ırkın Dünya’daki savaşında bir taraf seçmek zorunda kalıyor.

Danvers’a hayat veren Brie Larson, karakterin yaşadığı duygusal karmaşayı da savaşçı kimliğini de ustalıkla seyirciye geçirmeyi başarıyor. Larson’un çok boyutlu süper kahraman tasvirinin, Captain Marvel’ın genç izleyiciler için ilham veren bir rol modele dönüşmesine yardımcı olduğunu söyleyebiliriz.

Alien (1979)

Geldik bilimkurgunun kraliçesine! Her şeyden evvel şunu söyleyelim: Bir Ridley Scott eseri olan Alien her şeyiyle zamanının çok ötesinde olan bir başyapıt ve Sigourney Weaver’ın canlandırdığı Ellen Ripley de muhteşem bir ana karakter. Bilindiği üzere Alien, ticari uzay gemisi Nostromo mürettebatının, Alien adı verilen dünya dışı, ölümcül ve saldırgan bir yaratıkla karşılaşmaları ve gemilerinde gizlenen bu yaratıkla mücadele etmelerini anlatıyor. Biz bunları detaylarıyla hep anlattık.

Gelelim Ripley’nin neden bilimkurgunun kraliçesi olduğuna. Çünkü Ripley hem korkuyu hem müthiş bir soğukkanlılığı hem cesareti hem de annelik içgüdüsünü kendi içinde mükemmel bir biçimde harmanlamış olan bir karakter. Korkunç bir durumun ortasında, acımasız bir düşmanla karşı karşıya kalıyor ama paniğe kapılmayı reddederek sakin ve profesyonelce işini görüyor. Bu muhteşem filmi ayakta tutan en önemli unsur kesinlikle Ripley.

A Quiet Place Part II (2020)

John Krasinski’nin üç film olarak tasarladığı bilimkurgu gerilim serisi A Quiet Place’in ilk filminde hikâyenin başrolü, çocukları uğruna kendini feda eden ve Krasinski tarafından canlandırılan (ve de seyircinin ölümüne aşırı derecede içerlediği) baba karakteriydi. Gözleri görmediği için sese karşı fazlasıyla duyarlı olan yaratıkların işgal ettiği bir dünyada geçen hikâyenin ikinci filmindeyse başrol anne karakterine devrediliyor.

Evelyn Abbott’a hayat veren Emily Blunt, bilimkurgu sinemasında çok sık karşılaştığımız “kıyamet atmosferinde çocuklarını korumaya ve hayatta kalmaya çalışan anne” karakterine unutulmaz bir zarafet, kararlılık ve öfke katıyor. Blunt’ın sahici oyunculuk performansı ve karaktere kattığı duygusal derinliğin bu filmin seyir zevkini ikiye kattığını söyleyebiliriz.

Everything Everywhere All at Once (2022)

Filmler arasında herhangi bir başarı sıralaması gözetmediğimiz bu liste, bilimkurgu filmlerinin kadın kahramanları için oluşturuldu. Oscar tarihinin en çok ödül alan (En İyi Film ve En İyi Kadın Oyuncu dâhil 7 ödül!) bilimkurgu filmini ve o filmi neredeyse tek başına göğüsleyen Michelle Yeoh’yu anmadan elbette listeyi tamamlayamazdık. Bilimkurgu tarihine geçen bu olağanüstü filmin hikâyesi, sevilen bilimkurgu temalarından olan çoklu evrenler üzerine kurulu ve canından bezmiş bir çamaşırhane sahibi olan Evelyn Quan Wang’ın etrafında dönüyor.

Evelyn uzun zaman önce kocasıyla birlikte Çin’den Amerika’ya göç edip burada bir çamaşırhane işletmeye başlamış olan çileli bir kadın. Ailesi ve işiyle ilgili gündelik sıkıntıları yetmiyormuş gibi birden kendisini dünyayı kurtarması gereken çılgın bir maceranın içinde buluyor. Alternatif evrenlerde yaşayabileceği alternatif hayatları keşfeden, çoklu evrenin tuhaf engelleriyle savaşan, kızıyla ilişkisindeki problemleri çözmek adına inanılmaz bir cesaret sergilen Evelyn, aynı zamanda evreni kurtaracak yegâne gücün de kendisinde olduğunu keşfediyor. Yeoh, Evelyn rolünde o kadar sahici ve o kadar güçlü bir oyunculuk performansı sergiliyor ki onun âdeta bu rol için doğduğuna inanıyor ve sıradan bir işçinin inanılmaz becerilere sahip bir kahramana dönüşebileceğinden bir an bile kuşku duymuyoruz.

Başarı sıralaması yapmadık dedik ama Evelyn karakteri, kadınlığın tüm hallerini barındıran çok yönlü ve derinlikli bir karakter olarak bu listenin bir numarasına yerleşmeyi hak ediyor. Bilimkurgu evrenine bu kadar güçlü bir kadın kahraman kazandıran herkese teşekkürü borç biliyoruz.

Kaynak

Yazar: Selin Arapkirli

1984 yılında doğdu. Biyoloji okurken birden yazar olmak istediğine karar verip son derece keskin bir dönüşle Güzel Sanatlar Fakültesi'ne girdi. Fakat oradan da senarist olarak çıktı. Hala ilk romanını yazamadı ve giderek yaşlanıyor. Fakat ne kadar yaşlanırsa yaşlansın doğduğu yılla, 1984'le hep gurur duyuyor.

İlginizi Çekebilir

Murat Menteş’le Geleceği Görenler Öykü Yarışması Yayını

Edebiyat Otopsisi YouTube kanalındaki “Yazarlara Soruyoruz” serisinin yeni bölümünde kulübümüz editörlerinden Emre Bozkuş, edebiyatın sınırlarını …

Bir Cevap Yazın

Bilimkurgu Kulübü sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin